KÜRESELLEŞME VE YÖNETİŞİM

            Giriş

            İktisat ve politika yazınında “küreselleşme” ve “yönetişim” kavramlarının birlikte kullanılışı 1989 yılında Duvar’ın yıkılışından sonra gündeme gelmiştir. Yönetişim kavramı, hem merkezî hem de yerel olmak üzere çeşitli kademelerdeki kamu örgütlerinin diğer kamu otoriteleri ile olduğu kadar, sivil otoritelerle de karar ve yetki paylaşımını ve birlikte ekonomik faaliyeti ifade eder. Yönetişim uygulamasında özel sermaye kamu otoritesi ile eşit hak ve yetkilerle piyasa için üretim yapabildiği gibi, kamusal hizmet sunumunda da özel arz yönetimine başvurulabilir. Küreselleşme sürecinde ortaya çıkmış olan yönetişim politikası ulus içi ve uluslararası kapitalist sömürü mekanizmasının ileri halkasını oluşturur. Konu, küreselleşme bağlamında sömürü ilişkisi olarak ele alındığından, son uğrak olan yönetişime gelene dek sermaye birikim sürecinin tarihsel aşamalarında yaşanmış olan devlet-sermaye ilişkisinin genel tartışmaya açılması konunun kavranması açısından zaruridir.

Yönetişim olgusu örgüt (network) yapılanması görüşüne dayandırılmakla[1] beraber, günümüzde kamusal erkin farklı kamusal örgütler ve/veya sivil toplum örgütleriyle paylaşımı şeklinde gelişmektedir. Tarihsel süreçte kamusal erk sermaye çıkarı doğrultusunda şekillendiğinden, günümüzde yükselen yönetişim olgusunun salt günümüz görüntüsüyle değil, tarihsel aşamalarıyla ele alınmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.   

            Kamu-Özel Örgütlenme ve İşbirliği Süreçleri

Küreselleşme olgusu, siyasal ve sosyal yüzeysel görüntülerle farklı zamanlarda ve farklı alanlarda tarih sahnesine çıkmıştır. Küreselleşme hareketi tarihin ilk dönemlerinde, temelinde ekonomik dürtüler olmakla beraber, dinlerin yayılması görüntüsünde gerçekleşmiştir. Semavî dinler, Hristiyanlık, Musevilik ve İslâmiyet din görüntüsü altında yeryüzünde hâkimiyet alanlarını genişletirken, asıl amaç doğa ve insan kaynaklarına ulaşarak sömürü ağını genişletmek idi. Semavi inanç sistemleri kadar güçlü ve etkili olmamakla berber, hemen tüm inanç sistemleri de alan kaplama ve çevreyi genişletme hedefi gütmüştür.[2]

            Küreselleşme en yaygın ve kalıcı haliyle ekonomi süreçleriyle tarih sahnesine çıkmış, dinsel faktörleri ikinci plana itip, ilk aşamalarda politik kılıflara  bürünerek, günümüzdeki nihai aşamasında ekonomi-politik dürtülerle tüm yerküreye başat olma yoluna girmiştir. Sermayenin birikim aşamasında yönetişimin yönü devletten sermayeye doğru iken, günümüzün tüketim ve emperyalizm aşamasında ise sermayeden devlete etkileme ve şekilendirme biçimine evirilmiştir.

Kapital’de devlet olgusunun netleştirilmemiş olmasına rağmen,[3] sermayenin devinimi ve sermaye–devlet ilişkisi Marksist görüş çerçevesinde, alt-yapı üst-yapı ilişkisi bağlamında geliştirilecektir. Bu görüşle, yönetişim politikasının ilk ve en iptidai haline merkantilist dönemde rastlıyoruz.Tarihsel sürecin kuşbakışı görünümünü merkantilist dönemden başlatırsak, 18inci yüzyılın ortalarından 19uncu yüzyılın ortalarına dek başat olan merkantilist dönemde devletin merkantilist yasalar yaparak üreticiyi koruduğu, hatta ulus ötesi ticaret işlerini kolaylaştırdığı görülür. Ticaretin küresel boyutta yaygınlaştırılmasında İngiltere’nin deniz kuvvetleri de yer alırken, buna tepki olarak devletlerin bir kısmı korumacılığa geçerek ekonomilerini geliştirmeye gayret etmiş, bunu yapamayan zayıf ekonomiler ise kolonileştirme boyunduruğuna girmişlerdir. Küreselleşmenin bu aşamasında başat ekonomilerde yönetişim politikası devletin sermayeyi küresel çapta koruma ve geliştirme şeklinde gerçekleşmiştir. İlk üretim alanı olan tekstil üretimi İngiltere’de gelişip, ticaret yoluyla tüm dünyaya yayılarak, İngiltere hazinesine ve tüccarlarına varsıllık sağlamıştır. Tekstil üretimi ve devlet destekli dünya ticaretine hâkimiyeti ile küresel güç kazanan İngiltere, bu politikalarla klasik libereal dönemin küresel başat ekonomisi konumuna geçmiştir.[4]

            Sanayi aşamasına geçilirken de, İngiltere’nin başlattığı liberal politikalar devam etmiştir, zira İngiltere dünya hâkimi olarak liberal politikalarla kârlı konumda idi. Sanayi aşamasına geçiş sürecinde İngiltere’in küresel hakimiyeti pekiştiğinden sermaye açısından devletin korumasına fazla gereksinme duyulmuyordu. Bu dönemin sonlarına doğru, 1873-96 yıllarında oluşan kapitalizmin birinci krizi sonrasında gelişmiş ekonomiler finansal aşamaya geçerken, üretim aşamasında da ağır sanayi dönemi başlıyordu. Gerek doğal kaynaklara ulaşım zorunluluğu, gerekse piyasa gereksiniminin yükelmesi sömürgecilik yanında, ticarî emperyalizmi de tarih sahnesine taşımıştır.[5] Bu aşamada başat ülkeler emperyalist amaçla Birinci Paylaşım Savaşı’na sürüklendiler.       

             Küreselleşme ve yönetişim politikalarının ikinci aşaması, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde, bu kez kutuplaşmış dünyanın kapitalist bölümünde politik amaçlarla gerçekleştirilmiştir. İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Sovyetler Birliği’nin komünist dünyasına Kızıl Çin’in de dâhil olarak yeryüzünün kızıla boyanması Batı dünyasını ürkütmüştür. O dönemin akıllara kazınan “Avrupa semalarında Marx hayali dolaşıyor” söylemi, kapitalist ülkelerin Amerika Birleşik Devletleri’nin örtülü başkanlığında bir tür siyasi küreselleşme ağı içine alınmasına yol açmıştır. Savaş’ın son yıllarında, 1944 yılında Bretton Woods’da toplanan Foreign Affairs Commission kararları doğrultusunda kapitalist dünyada hem ülkeler hem de dünya parası birlikteliği oluşturularak, kapitalizmin tek merkezli yönetişim sistemine geçilmiştir.[6] Böylece, kapitalist blok içinde kullanılan para sisteminde ABD doları öne çıkmış, sistem içindeki ülkelerin yönetiminde ahengin sağlanabilmesi için de bir dizi örgüt devreye sokulmuştur.[7] Gelişmiş ekonomilerin cari açık sorunlarına geçici çözüm sağlamak üzere, müşterek havuz olarak IMF kurulmuştur. Asıl adıyla Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) olan Dünya Bankası ise gelişmekte olan ekonomilere proje kredisi vererek bu ekonomilerin kalkınmalarına destek amacıyla devreye sokulmuştur. Böylece, tüm kapitalist dünya proje ve mali desteklerle gözetim altına alınarak, reel sosyalizm çevrelenmiş oldu. Fakat iş bununla bitmemiş, hem kapitalist blokun bütünlüğünün oluşturulması, hem de bu ülkeler üzerinde ekonomi-politik denetimin sağlanması amacıyla politik ve yönetsel kurumlar kurulmuştur. Bu bağlamda, ABD’de oluşturtulan Foreign Affairs paralelinde, Avrupa’nın ayağa kalkışı ile ABD-Avrupa birlikteliği simgesi olarak Bilateral Commission (İkili Komisyom), Japonya’nın kalkınması ile de Trilatéral Commission (Üçlü Komisyon) oluşturulmuştur. Böylece kapitalist blokun ana çatısı tamamlandıktan sonra, yıllık çalışma ve yönlendirme toplantılarının yapılabilmesi için alt komisyonlar ve yıllık toplantılardan sorumlu forumlar tertiplenmiştir. Dünya Ekonomik Forumu ve Davos gibi yıllık forumlar ve toplantılar gelişmiş merkezler yönetim ve denetiminde gelişmekte olan ekonomileri hizada tutabilmek ve onlara gerekli politikaları nezaketle(!) önerebilmek amacıyla yapılır. Böylece, hemen hemen tüm kapitalist alanı kapsayıcı proje ve program oluşturma, bunları yürütme ve denetleme örgütlenmesi de yapılarak, komünist blok dışında kalan alanda küresel yönetişim gerçekleştirilmiştir.

            İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde ABD denetim ve gözetiminde gerçekleştirilmiş olan kapitalist ağ salt ekonomik sistemler arasındaki politik sürtüşmeyle açıklanamaz. Bu oluşum her ne kadar reel sosyalizm alanının kuşatılması olarak görülse de, izlenen politikalarla kapitalistleştirilen alanlarda insan ve doğa kaynaklarının hâkim merkez ülkeler tarafından sömürülmesinin de yolunu oluşturmuştur. Nitekim, farklı ülkeler temsilcilerinin farklı odalarda bir araya getirildiği Dünya Ekonomik Forumu ve Davos toplantılarında, ileri ekonomi temsilcilerinin gelişmekte olan ekonomi temsilcilerine çeşitli telkinlerde bulunduğu, buna karşın geri ekonomi temsilcilerinin görüş ve fikirlerini yansıtmada güçlüklerle karşılaştıkları, hatta karşı görüşlere muhalefet etme şanslarının dahi oldukça zayıf olduğu ilgili kaynaklarda yansıtılmıştır.[8]

            Uluslararsı yönetişimin bir başka görüntüsü olarak, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre G-7 ya da G-20 gibi gruplandırılmaları, orta düzeyde gelişmekte olan ülkelerin üst merkezlere bağlanmasıyla örtülü şekilde yönlendirilmeleri de küreselleşme ve yönetişimin önemli bir mekanizması olarak devreye sokulmuştur. Genişletilmiş kümeye giren gelişmekte olan ekonomilerin, aynen Dünya Ticaret Örgütü ya da IMF veya Dünya Bankası’nda olduğu gibi, söz konusu kümelerde gelişmiş merkezlerin çıkarlarına uygun politika tavsiyeleri alma durumunda oldukları kapitalizmin seyrinden anlaşılmaktadır.[9]  

İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde, yükselen komünizm karşısında oluşan kapitalist devletlerarası yönetişimde, bir yandan yükselen komünizm korkusu karşısında emekçi kesimi soğurtma, diğer yandan hızla gelişen üretime piyasa oluşturma amaçlarıyla Keynesgil sosyal devlet politikaları devreye sokulmuştur. Reel sosyalizmin dışlandığı küresel kapitalist blokta ABD ve başat gelişmiş ekonomiler liberal görüntülü politikalarla gelişmekte olan ekonomiler üzerinde sermayenin sömürü ağını kurmuşlardır.[10]    

1989 yılında Duvar’ın yıkılışını ve reel sosyalizmin tarih sahnesinden silinişini izleyen dönemde merkez ülkelerdeki üretimin yüksek teknolojiye geçmesi ve finanslaşmanın öne çıkması geçmişdeki ikili yapı yerine küresel bölgeselleşme politikasını gündeme taşımıştır. Küresel kapitalizminin finasallaşma seline kapılmasında tetikleyici rolü ABD’de “Volcker şoku” olarak anılan ABD Merkez Bankası (FED) başkanı oynamıştır.[11] Volcker şoku federal bütçenin finansman kaynaklarını kısarken, emeğin istihdam zeminini erozyona uğratıyordu. Güvensiz istihdam zemininde kendini bulan emek prekarya düzeyine gerilerken,[12] küresel düzeyde hem artık değer hacmi büyüyor, hem de böylece oluşan artık değere akışkanlık kazandırılarak küresel ortamda azami büyüme olanağı sağlanıyordu.[13]  Bu durum merkez kapitalist ekonomileri büyütürken, ulusal devletlerin yerel politikalarını aşındırmaya başladı. Merkez ekonomilerin yüksek teknolojiye geçişi ve finansallaşmaları bu ekonomilerin çevresel ekonomiler üzerindeki hâkimiyetini yükseltti. Aynı dönemde iletişim teknolojisindeki gelişmeler de parçalı üretim sistemine geçişi kolaylaştırdı. Böylece merkez ekonomilerde hızla yükselen üretim parçalanarak farklı parçalarının farklı ekonomilerde ucuz maliyetle üretilmesi yolunu açtı. Ekonomilerin dikey dizildiği neoliberal dönemde teknoloji ve bilgi üst düzey ekonomilere doğru, buna karşın üretim ve bakım hizmetleri ise ülkelerin teknoloji düzeylerine bağlı olarak alt katmanlara doğru yayılmaya başladı.[14] Bu süreçte, finansal akımlar tüm kapitalist alanı kaplarken, parçalı üretim ekonomiler arasında yaygınlaşıyordu. Tarih sahnesinde oluşan yeni sistemde üretim tedarik zinciri içinde yer alan ekonomilerde “ulusal devlet” formundaki devlet yapılanmaları ulusal ekonomi politikalarını belirleme ve yönetme gücününü yitiriyor, bireyler ise herbiri bir işletme gibi kendi planları çerçevesinde sorumlu oluyordu.[15] Yeni oluşumda ulus devletler politik hakimiyet alanlarını korumakla beraber, ulusal ekonomiye yönelik karar alma ve uygulama gücünü yitirip, küresel sermayeye birikim yapma rolünü üstlenme durumu ile karşı karşıya kalmış oldular. Diğer  bir deyişle, küreselleşme ile ulusal siyasi sınırlar korunmuş olmakla beraber, ekonomik sınırlar sermaye lehine, emek aleyhine açılmış oldu.[16]

            Gerek dinsel yapılar görüntüsündeki küreselleşme, gerek politik-ekonomik görüntülü küreselleşmeler tarih boyunca kendi güçleri ve çaplarıyla temel dürtü olan sermaye başatlığı ve devinimlerinden kaynaklanmıştır. Küreselleşme modelleri farklı olmakla beraber, tümü aynı temel dürtüyle, insan ve doğa kaynaklarını etki ve sömürü altına alma girişimleridir. Hristiyan dünyası birlikteliğinin Avrupa Birliği’nin kuruluş aşamasındaki başat rolüne[17] rağmen, politik kılıf ekonomik dürtü ile birleştiğinden, dinsel farklılıklar göz ardı edilerek tüm kapitalist alan kapsanmıştır. Bununla beraber, dinler farklılığı o denli ileri aşamalara taşınmıştır ki, ABD’de Harvard Üniversitesi profesörlerinden Samuel Huntington 1996 yılında yayınladığı eserinde gerek ülkeler arasında gerek ülkeler içinde yaşanacak çatışmaların giderek kültür ağırlıklı olacağını ileri sürebilmiştir.[18]

            Gerek din, gerek politik, gerekse temel doku olan ekonomi amaçlı küreselleşme oluşumlarını her koşulda mutlak küreselleşme olarak görmek hatadır. Asıl belirleyici sermaye ve sermaye birikimi dürtüsü olduğundan, küreselleşme bağlamında yönetişim hareketleri seçici olabilmektedir. Bunun tipi örneğini, kriz ertesinde Avrupa Birliği’nde ayrılma rüzgârlarının estirildiği Yunanistan’ın bu yöndeki iradesine Birliğin karşı çıkışı kadar, Türkiye’nin Ankara Anlaşması’na ve koşulsuz girdiği Gümrük Birliği’ne rağmen her daim taleplerinin ters çevrilmesi oluşturur. Görülüyor ki, birleşmeler ve yönetişim ad hoc yapılmamakta, çıkar temeline dayandırılmektedir.

            Küreselleşme Döneminde Yönetişim

            Küreselleşmeninyüzeyselgerekçesi dinsel de olsa politik de olsa tüm hareketlenmenin temelinde ekonomik dürtü başat rol oynamıştır. Söz konusu başatlık devletin zaman içinde uğradığı görev değişiminde izlenebilmektedir.[19] Ulus devletlerin kuruluş döneminde devletin temel görevleri hukuk sisteminin oluşturulması ve toplumsal düzenin sağlanması idi. Böylece, ulusal sermayenin güvelik içinde sermaye birikimi yapabilme ve dış rekabete karşı korunabilme koşulları yaratılmış oluyordu. Sermayenin oluşum ve serpilme dönemlerinde başat olan devlet, merkantilist dönemde de görüldüğü üzere, sermayenin yurt dışına güvenle açılmasında da koruyucu işleve sahip oluyordu. Devlet ile sermaye arasındaki bu ilişki iktisat diliyle maliyetlerinin sosyalleştirilmesi olarak ifade edilebilir. James O’Connor’un sosyal kapital harcamaları olarak nitelediği maliyetler devlet üzerinden topluma yük yıkarken, özel sermaye birikimine katkı yapar.[20]

            Devletin koruması altında maliyetlerinin bir bölümünün devlet üzerinden sosyalleştirilerek topluma yaygınlaştırılmasıyla büyüyen ve serpilen özel sermaye, zamanla iç piyasaların doygunluğu nedeniyle çevreyi sömürmeye başlar. Günümüzün yönetişim kuralının ilk ve devletler arasında filizlenmeye başlayan uygulamasının teorik açıklamasını 1960’lar ve 70’lerde ortaya çıkmış olan bağımlılık teorilerinde görüyoruz.[21] Ancak bağımlılık teorilerinde sözü edilen sömürü ilişkisi, günümüzde görülen sivil toplum ile devlet arasındaki ilişkinin değil, geçmişte gelişmiş ve gelişmekte olan devletler ve bu ekonomilerin emekçileri arasındaki ilişkinin anlatımıdır. Bu konuda farklı açıklamalarda bulunmuş teorisyenlerden Andre Gunder Frank ve Samir Amin koloni ilişkisinin sonlanmış olmasına rağmen, politik ve ekonomik olarak gelişmiş ekonomilerle bağımlılık ilişkisi içindeki ekonomilerin gelişmesine en büyük engelin bizzat kapitalizm olduğunu ileri sürmüşlerdir. [22]

            Gelişmiş merkez ekonomilerde olağanüstü birikim düzeyine ulaşmış olan sermaye artık devlet korumasına gereksinme duymadığı gibi, devlet kademelerine sızarak kamu kesimi ile işbirliğine, hatta kamusal kararlara müdahale etme gücüne dahi ulaşmıştır.[23] Günümüzde küreselleşme ve finanslaşmanın araçsal olarak kullanıldığı son dönem emperyalizminde sömürü ilişkisi, salt sermaye ile insan arasında olmayıp, yönetişim uygulaması bağlamında devlet ile sermaye arasında da kurulmaktadır.[24] Devlet aygıtı ile sermaye arasındaki bu ileri düzeyde ilişkisinin gerekçesi, kamu kesiminin verimsiz olduğu ya da aşırı istihdam-kullandığı vb sebeplerle yozlaştığı, buna karşın sivil toplum örgütlerinin güçlendiği ve kamuya destek vererek verimliliği yükseltebileceği gibi sosyo-politik söylemlerle oluşturulmaktadır.[25] Bunun karşısına özellikle gelişmiş toplumlarda sivil-toplum örgütleri devlet-vatandaş işbirliğinin sivil ajanı olarak sunulmaktadır. Her iki yöndeki söylem de, tartışılabilir ifadeler içermekle beraber, bu görüşler demokratik görülerek, içeriği doldurulmamış olsa da verimlilik adına toplumsal kabul görmüştür. Bilindiği üzere, küreselleşme ve finanslaşma politikaları, sermayenin uluslararası alanda bir yandan finansal ve reel sermayeye yeni üretim ya da yatırım pazarı, diğer yandan da ürünler için yeni ve yaygın tüketim pazarı bulma girişimi olarak çağdaş emperyalist politikalar manzumesi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu bağlamda gerek gelişmiş ekonomilerde, gerek özellikle de Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde yönetişim politikası olarak yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklığı uygulamaları özel sermaye birikimine garantili artık değer yaratma girişimidir. Söz konusu politikalarla ulusal devletler ve/veya yerel yönetimler yatay ve dikey olarak birlikte ve özellikle de özel sermaye ile müşterek yatırım yapabilir ya da finansal işlemlerde bulunarak risk alabilir. Batı dünyasında doygunlaşan piyasalarda sermayenin getirisi gerileyince, bu kez devlet örgütünü destek alan sermaye piyasa faiz haddinde, hatta ondan da yüksek kar garantisi sağlayabilmekte, bu amaçla kamu ortaklığına yönelmektadir.[26] Yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortakllığı şeklinde girişilen faaliyetlerin hemen hepsi kamu kesiminde gerçekleştirilmesi gereken teknik yönü ile doğal tekel konumlu işletmelerdir. Tüneller, karayolları, havalimanları ya da köprüler gibi alt-yapı işletmeleri teknik olarak azalan maliyetli monopol tipi işletmelerdir ve optimum fiyatlama koşullarında zarar ederler, en iyi ihtimalle uzun dönemde başabaş noktasında dengede tutulabilirler. Bu koşullarda yap-işlet-devret ortaklığı ile çeşitli alt-yapı yatırımlarında ilk aşamada bütçeden harcama yapılmaz, çünkü firmalar yatırımı kendi sermayeleri ile yaparlar. Yatırım bittikten sonra  işletmeye açılan alt-yapı tesisleri yatırılan sermayeye piyasa faiz haddinde getiri sağlayamaz. Zira, azalan maliyetli işletmelerde uygulanacak optimal fiyatlama kuralına göre fiyatın marjinal  maliyete eşit olduğu noktada ünite başına maliyet ile fiyat arasında ünite başına zarar oluşur. Firma böyle bir zarara katlanamayacağına göre, bu noktada devletin verdiği kullanım garantisi, sermayeye yatırımın gelir garantisi olarak yansır. Yönetişim sistemi ile yapılan yatırımlarda devletin yatırımcıya verdiği garanti bedeli ve hizmetin fiyatlamasında uygulanan yüksek fiyat toplumun aşırı sömürülmesi anlamına gelir. Görülüyor ki, yönetişim uygulaması devlet ortaklığı ile devletin, dolayısıyla devlet üzerinden toplumun sömürülmesi mekanizmasıdır. Üstelik bu uygulamada devlet yatırımcı ajan olarak algılandığından, sorumlu devlet olmaktadır.

Yönetişim uygulamasında, devlet aracılığıyla toplum üzerinde kurulan sömürü ilişkisi, devlet yapısı ve politikalarında kamusallıktan uzaklaşma (Destatization of Polity, Politics, and Policy) ve politikaların uluslararasılaşması (Internationalization of Policy Regimes) olarak başllıca iki şekilde gelişmiştir.[27] Kamu kesimimin hantal ve yavaş işleyen yapısına karşın özel kesimin hızlı ve verimli çalıştığı görüşüne dayandırılarak uygulanan yönetişim politikalarında, yukarıda ifade edildiği üzere, devlet yapısı ve politikalarının kamusallıktan uzaklaştırılarak özerk işleyişe yaklaştırılmasıyla devlet üzerinden toplumun sömürülmesi söz konusudur. Ulusal politikaların uluslararasılaştırılması durumda ise, özellikle gelişmekte olan görece güçsüz devletlerin kamusal politikalarının başat devlet ya da devletlerin hâkimiyeti doğrultusunda şekillendirilmesi gündemdedir. Her iki model de aynı amaca hizmet eder; kamu ile müşterek yatırımlarda getiri garantisi sistemiyle devlet politikaları başat devletlerin çıkarları ile uyumlaştırılarak toplumsal sömürü gerçekleştirilir. Yönetişim bağlamında uygulanan her iki politika da yatırım yapan sermayenin getiri sağladığı şeklinde olağan işlem olarak algılanabildiği halde, çevresel ekonomilerde uygulanan yönetişim modeli çerçevesinde sermayenin risk almadan valorizasyonu gereçekleştirmeyi amaçladığı görülür. Bu uygulama, ancak uzun vadede başabaş koşulunun oluşturulabileceği alt-yapı yatırım türlerinde sağlanan devlet garantisi iç ve dış sermaye unsurlarına aşırı kâr, ülke ekonomisi üzerinde ise sömürü anlamına gelir. Ülkemizde son dönemlerde sık uygulanan yap-işlet-devret ya da kamu-özel işbirliği politikalarıyla gelecek nesilleri de içine alacak şekilde ülke varlıkları ve potansiyel geliri ciddi sömürü altına alınmış olmaktadır. Böylece yaşanan sömürü, girişilen yatırımların kamu kesimi tarafından yapılmış olması durumunda katlanılacak olandan çok daha büyüktür.

Ulusal politikaların görece güçlü ekonomilerin çıkarları doğrultusunda şekillenmesi ise ülkelerin uzun dönemde ciddi maliyetle karşılaşmasına yol açar. Bu duruma zaman zaman tanık olduğumuzu ülke politkalarında yaşanan olumsuzluklarla yaşamaktayız. Örneğin, 1980’lerden beri tarım kesimine uygulanan Tarım Destekleme Fonu, ileri ülkeler tarımı lehine ülkemiz tarımında tedricen çökertici etki oluşturmuştur. Nitekim bir zamanlar tarım ihracatçısı konumundaki ülkemizin son dönemlerde hemen hemen her türlü tarımsal ürünleri ithal etme durumuna gelmiş olduğuna tanık olmaktayız. Benzer şekilde afyon ekimi üzerine getirilen baskı ve politikalar da sayılabilir. Uluslarası baskılama politkalarının en güçlüsüne örneği, 2000 yılı IMF-Derviş programı oluşturmaktadır. Söz konusu politikalarla ekonominin denetimsiz dışa açılması ve serbestleştirilmesi, bütçenin küçültülerek özelleştirmelere ağırlık verilmesi politikalarının istikrar ve yapısal uyum adına dayatılması ülkenin ekonomik sömürü ağına alınması anlamını taşır. Yönetişim, çeşitli uygulamaları ile, eşit düzeyde gelişmiş ekonomiler arasında ihtisaslaşma alanları farklılığına dayalı olarak ülkelere avantaj sağlayabilir. Ancak aynı politikalar farklı düzeydeki ekonomiler arasında hakimiyet ilişkisi kurarak sömürüye neden olur ve ülkeyi tedrici yoksulluğa sürükleyebilir. Yönetişim politikasının gelişmekte olan ekonomileri en fazla sarsıcı ve çökertici etkisi finansal süreçlerin oluşturduğu etkileşimlerde görülür. Finansal süreçler çevresel artık değerlerin elektronik hızla merkez ekonomilere çekilmesinin aracı olduğu gibi, finansal piyasaların sığ olduğu gelişmekte olan ekonomilerden finansal sermayenin ani çıkışlarında büyük şoklar yaşandığından, finansal sermayeye aşırı bağımlılık, ülkenin reel sermaye alma kapasitesini olumsuz etkiler.

Sonuç

İktisat konuşmalarında ve yazınında tüm toplumsal alan değil, sermayenin hareket alanı kapsanır. Örneğin Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ifadesi genel halk için değil, İngiltere sanayicileri ve özellikle de tüccarları için idi. Bundan şu çıkarsama yapılır ki, iktisadi doktrinler tarihi sermayenin devinim tarihi, iktisadi olaylar tarihi ise, sermayenin alt-yapı devinimi ile birlikte şekillenen sosyal olaylar tarihidir. Tüm tarihsel olaylar gibi sermayenin devinim tarihi de, bir dönemdeki yapılanmanın izleyen dönemdeki yapılanmayı oluşturduğu birikimli aşamaların tarihidir. Şu halde sermayenin birikimli tarihi, temel dürtüyle devinen sermayenin koşullara göre yeni oluşumu ve bu süreçte değiştirdiği çevrenin farklı görüntü kareleriyle tarih sahnesine yansımasından başka bir şey değildir. Diyalektik süreçte çatışmalı bünyede oluşan yeni yapı, kendisini yapılandıran çatışmalı özün dinamik yapısını taşıyan değişimdir.

Şu halde, kapitalizm tarihi sermaye devinim sürecinin birikimli farklı görüntülerle tarih sahnesindeki görüntüsüdür. Hal böyle olunca, sermaye deviniminin her durağı kapitalizmdir; kapitalizmin farklı görüntüde yansıdığı bir aşamadır. Her bir sermaye devinim aşamasının öncesinden bağlantısız, münferiden ve seramaye hareket dinamiğinden bağımsız ele alınması sistemin bütünselliğini parçaladığı gibi,  aşamaların da anlaşılmasını olanaksızlaştırır. Akışın duraklarına bütünsellik yaklaşımı yapıldığında, klasik dönem de kapitalizmdir, pembe dönem olarak nitelenen Keynesyen dönem de kapitalizmdir, içinden eriyerek geçtiğimiz neoliberal olarak nitelenen şiddetli ve kapitalizmin saf özünü yansıtırcasına korumasız piyasa dönemi de kapitalizmdir, hem de tam kendisidir. Tüm aşamalar sermaye birikim sürecinin zaman koşullarına göre oluşmuş sermaye-zaman adına ileri, fakat insanlık adına geri dönemlerdir. Bu yazının konusu olan yönetişim de sermaye birikiminin zaman koşuluna göre oluşmuş ileri görüntüsü olduğundan, konunun netleştirilmesi ve dokunun anlaşılması amacıyla sürecin ilk aşamalarından ele alması kaçınılmaz olmuştur.

 Yönetişim, eşit koşullarda tarafların örgütlenmesi modeli olduğundan, kamu kesimini de içeren yönetişim modelinde kamusal otorite erir ve taraflar arasındaki hukuksal ilişki özel hukuk hükümlerine tabi olur. Diğer bir deyişle, kamu otoritesi ile sermaye arasındaki ilişki bir alt-üst ilişkisi olmaktan çıkar, her ne kadar eşitler arasında üstün görüşü geliştirilse de, eşit taraflar arası ilişki düzeyine indirgenir. Özel hukuk çerçevesinde oluşturulan yöntetişim modelinde, kamu otoritesinin kamusal erki irade dışı kalırken, sermaye ile kamu otoritesi eşit paydaşlar olarak sermaye birikim sürecine katkı yapar, tersinden ise, emek üzerindeki sömürü derinleşir.

Yönetişim, sermaye birikimi sürecinde yaşanan devinimlerde ileri bir aşama olarak, kamusal erkin koruyucu baba-devlet işlevi aşamasından, eşit düzeyde iş ortağı devlet yapılanmasına evrilir. Bu süreç, sermaye yapılanma açısından ise, ulusal sermayeden uluslararası sermaye, ya da çok uluslu seremaye kavramına geçişi simgeler. Sermayenin kamusal erki güçsüzleştirilerek yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklığı modellerinde özel hukuk ve ticaret hukuku kurallarının uygulanarak, sermayeye kamu desteği ile birikim garantisi sağlaması, aynı anda emek üzerine ise yoğun sömürü mekanizması oluşturulması anlamına gelir. O nedenledir ki, tüm kapitalizm aşamalarında olduğu gibi yönetişim modeli de yoğun bir emek sömürüsü, sermaye lehine ulus devlet kavramının tahribi ve kapitalizmin en çıplak hali ile demokrasi karşıtlığının ifadesidir

Kaynakça

  • Amin, Samir (2018), Modern Imperialism, Monopoly Finance Capital, and Marx’s Law of Value, Monthly Review Press
  • Baker, Dean (2016), How Globalization and the Modern Rule of the Modern Economy were Structured to Make the Rich Richer, Center for Economic and Policy Research
  • Barrow, Clyde W. (1993), Critical Theories of the State, The University of Wisconsin Press
  • Barrow, Clyde W. (2016), Toward a Critical Theories of the State, SUNY Press
  • Biebricher, Thomas (2018), The Political Theory of Neo-Liberalism, Stanford University Press
  • Buchanan, James M. (1991), Constitutional Economics, Basic Blackwell
  • Dardot, Pierre – Christian Laval (2012), Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
  • Dunleavy, Patrick and Brendan O’Leary (1987), Theories of the State, New Amsterdam Books
  • Goldscheid, Rudolf (1925), “A Sociological Approach to the Problems of Public Finance”, Classics in the Theory of Public Finance, Richard A. Musgrave and Alan T. Peacock, ed., MacMillan and Co. S. 202-213
  • Helleiner, Gerald K. (2002), “Developing Countries in Global Economic Governance and Negotiation Process”, Governing Globalization, D. Nayyar, ed., S. 308-333, özellikle bkz. 312-318
  • Hudson, Michael (2021), Super Imperialism, ISLET
  • Huntington, Samuel (1988), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, Touchstone
  • Jessop, Bob (2016), The State, polity
  • Karatani, Kojin (2014), The Structure of World History, Duke University Press
  • Klein, Marrhew C. and Michael Pettis (2020), Trade Wars are Class Wars, Yale University Press
  • Konings, Martijn (2018), Capital and Time, Stanford University Press
  • Lenin, Vladimir (2021), Imperialism: The Final Stage of Capitalism, The

Leftist Public Domain Project.

  • Nayyar, Deepak (2002), “Towards Global Governance”, Governing Globalization, D. Nayyar, ed., Oxford University Press: Bl. 1
  • O’Connor, James (2009), The Fiscal Crisis of the State, Transaction Publisher
  • Saad-Filho, Alfredo (2010), “Monetary Policy in the Neo-Liberal Transition: A Political Economy Critique of Keynesianism, Monetarism, and Inflation Targeting”, Political Economy and Global Capitalism, R. Albitron, B. Jessop, R. Westra, eds., Anthem Press, S. 89-119  
  • Siegel, Paul N. (2012), Dünya Dinleri ve İktidar, Yordam Kitap
  • Shukla, S.P. (2002), “From the GATT to the WTO and Beyond”, Governing Globalization, D. Nayyar, ed.,S. 254-283
  • Smith, John (2016), Imperialism in the Twenty First Century, Monthly Review Press
  • Standing, Guy (2011), Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim
  • Sweezy, Paul M. (1972), Modern Capitalism and Other Essays, Monthly Review Press
  • Şenesen, Fikret (2017), İktisada Farklı Bir Giriş, İletişim
  • Uno, Kozo (1980), Principles of Political Economy: Theory of a Purely Capitalist Society, Harvester 
  • Yılmaz, Gaye (2000), Kapitalizmin Kaleleri – I: IMF, WB, AB, Türk Tabipleri Birliği

[1]Jessop, 2016: bl.7.

[2] Siegel, 2012.

[3] Marx Kapital’e devleti sistemi dahil   etmemiş, hatta Ricardo’dan üç sınıflı toplum yapısını almış olmakla beraber, vergi ve devlet olgularını çözümleme dışında tutmuştur. Karatani, 2014: 268.

[4] Uno, 1980.

[5] Lenin,2021;

[6]  Yılmaz, 2000; Hudson, 2021: 159-186.

[7] Shukla, 2002.

[8] Helleiner, 2002.

[9] Amin, 2018: 110.

[10] İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde, gelişmiş ekonomiler arasında sürtüşme yaşanmazken, ana çelişki, ABD hakimiyetindeki merkez kapitalizm ile ulusal bağımsızlık mücadelelerini yürüten çevre ekonomiler arasında yaşanmıştır. Sweezy, 1972: vi.

[11] Saad-Filho, 2010: 99-100.

[12] Standing, 2011:21-29.

[13] FED Başkanı Volcar’in faiz operasyonu, faizleri yükseltirken emeği çökertici, küresel tasarrufun ABD tarafından emilmesini sağladı. Bu durum neoliberal politikaları tetikleyen önemli bir faktör oldu. Klein and Pettis, 2020: 224.

[14] Üretimde dikey işbölümü

[15] Konings, 2018; Dardot – Laval, 2012: 362-407.

[16] Nayyar, 2002.

[17]AB’nin oluşumunda, başlangıç Kömür-Çelik Birliği’nden bugünkü durumuna kadar, yüzeysel görüntünün altında ekonomik faktörler daima başat olmuştur.

[18] Huntington, 1988

[19] Devletin görevler farklı ekollerce farklı tanımlanmaktadır. Barrow, 1993; Dunleavy and O’Leary, 1987.

[20] O’Connor, 2009: ch.4.

[21] Şenses, 2017: 110-112.

[22] Smith, 2016: 216-223.

[23] Milband güçlü holdinglerin devlet kademelerine eleman sokarak kararlara müdahale etmeye çalıştıklarını ileri sürerken, Poulantzas, buna gerek olmadığını, zira devletin sermaye ruhu ile davrandığını ileri sürmüştür. Kapitalizmde devlet-sermaye ilişkisi üzerinde Poulantzas ve Miliband tartışması için bk. Barrow, 2016. Miliband’ı doğrularcasına, ABD’de güçlü holdinglerden devlette görev alarak şirket çıkarlarını yakından koruyan şirketlerin listesi için bkz. Baker, 2016: Appendix.  

[24] Biebricher, Thomas (2018): 3.

[25] Neoliberalizmin ana gerekçelerinden olan devlet aleyhine ve sivil-toplum lehine ileri sürülen savlar genellikle Chicago Okulu yandaşları tarafından kullanılmıştır. Buchanan,1991.

[26] Devlet aracılığı ile devletin soyulması “exploitation by the state ended up in exploitation of the state” ifadesi, 1925 yılında maliye sosyolojisi üzerine yazılmış ünlü makalede kullanılmıştır. Goldscheid, 1925.

[27] Jessop, (2016): 202-5.